Bu toprakların en büyük sorunu nedir, üzerinde oynanan en büyük oyun nedir.Bana kalırsa, ne dış güçler; ne Siyonizm, ne Büyük Ermenistan, ne de Yunanistan’ın “Büyük Yunanistan” hayali ne de iç güçler;;250 yıldır başımıza bela olan batılılaşma ideolojisidir. Bu topraklarda yaşayan Müslümanların en büyük problemi, kendi özgüvenini kaybetmeleri, büyük hayaller kurmayı terk etmeleri ve sıradanlaşmalarıdır.
Aslında bütün bu başlıkları “sıradanlaşmak” kavramı altında toplayabiliriz. Sıradanlaşmak, genel itibariyle insanların yalınkat ve günübirlik düşünceye alışmaları, popülizmin etkisinde kalmaları, yani uydum kalabalığa demeleridir.
Sıradanlaşma yukarıdan başlar; toplumun her katmanına, yukarıdan aşağıya doğru etkide bulunur. Toplumsal yapıyı bir piramide benzetirsek, piramidin en üstünde sıradanlaşma başlar. Önce bir ülkenin aydınları, okur-yazarları ve kanaat önderleri sıradanlaşır, sonra da halk. Zira toplumu yönlendiren de esasen bu iki kesimdir.
Alemlerin Efendisi (sav) şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan iki sınıf var ki, onlar salâha ererse insanlar da salâha erer; onlar fesada girerse insanlar da fesada girer: âlimler ve âmirler (yöneticiler).” (Bkz. Kenzu’l-ummal, 10/191)
Bu iki sınıf toplumu yönlendirecekken, günümüzde toplum onları yönlendirmeye başlamıştır. Dijital çağın en büyük açmazlarından biri, sosyal medya ve takipçi sayısıdır. Doğruluğunuz ve itibarınız takipçi sayınıza bakarak değerlendiriliyor.Maalesef popüler kültür bu grubu da etkisi altına almıştır. Yaptıkları her işe popüler kültürün onayını almak zorunda hissetmişlerdir; bu durum da onları sıradanlaştırmıştır. Toplumun üst kesimindeki sıradanlaşmayı, toplum kendisi beslemiştir diyebiliriz. Burada bu kesimi aklamak diye bir niyetimiz yok elbette. Bir yazarın veya bir ilim ehlinin, takipçi sayısı üzerinden değer bulması, yazarı o ilim ehlini ister istemez sıradanlaşmaya itmiştir. Madem düşüncelerinde haklısın, neden takipçin az?
Düşüncelerinin neden toplumda bir karşılığı yok .Bu tür suçlamalardan kurtulmak için takipçi sayını artırmaya çalışmak, beraberinde sıradanlaşmayı getirmiştir. Bir hakikati tek başına savunmaya devam etmek mi, yoksa o hakikati halkla buluşturma telaşı içine girmek mi? Bu soruya cevap vermek çok zor, çünkü “hakikat” denilen şeyin de toplumla buluşmak gibi bir mecburiyeti vardır. Bu nasıl sağlanacak? Bu soru, bir önceki sorunun cevabına katkı sağlayacaktır. Hakikatin toplumla buluşmasını sağlamaya çalışırken, toplumun genel geçer doğrularına yakınlaşacağız diye hakikatin de sıradanlaştığını görürüz. Topluma ulaşacağım derken, teklif sunan bir pozisyonda iken toplumun yanlış tekliflerine de maruz kalıyorsunuz. Biraz sizden, biraz bizden mantığı, doğrunun marifet boyutuna halel getiriyor. Doğru halka ulaşırken duruşunuz bozulmasa da, “toplumsallaşacağız” derken hem sizin doğrularınız hem de toplumun yanlışlarıyla harmanlamak zorunda kalıyorsunuz; bu sefer ağırlıklı ortalama da hakikatten ziyade aleladelik öne çıkıyor.
Burada, inandığım değerleri daha fazla kişiye ulaştırayım diyerek, sıradanlaşmaya bir de gerekçe bulunmuş oluyor.
Toplumun doğru bir yön bulabilmesi için, dirayetli alimlere, toplumu okuyan ve ona göre çözüm sunabilen akademisyenlere, erdemli yazarlara ve bedeli ne olursa olsun inandığı ilkelerden vazgeçmeyen kanaat önderlerine ihtiyaç vardır. Eğer bu kesimde bir sıkıntı yoksa, toplumun düzelme potansiyeli vardır.
Diğer bir kesim olan umara (siyasetçiler/yöneticiler) de önemlidir. Eğer bunlar işin ehli, adil ve çalışkanlarsa, toplumun gelişmesi ve olgunlaşması potansiyeli daha da artacaktır. Ancak günümüzde siyasetçilerimiz politikacı olmayı öncelediler. (Politika ile siyaset arasında fark vardır; konuyu dağıtmamak adına buna girmiyorum.) İdealist politikacılar, halkı memnun etme adına ideallerinden vazgeçtiler. Toplumu kendi seviyesine yükseltmek yerine, toplumun seviyesine inmeyi tercih ettiler. Çünkü toplumu idealize etmek zordur; toplum yeniliklere ve değişimlere kapalıdır. Teklifler sunduğunuzda, toplum sizi dışlar. Politikacı için her şey oy almaktan ibarettir; ülkemizde bir oy çok büyük bir öneme sahiptir, hiç kimse bir oyu feda edemez! Siyasetçiler de, tekliflerinin karşılık bulamayacağını ve bunun sonucunda oy kaybedeceklerini düşünerek, popüler kültüre kurban gittiler; sıradanlaştılar.
Aklı başında topluma önderlik edecek insanlar da, maalesef popülizmin etkisinde kalarak sıradanlaştılar. Topluma sunulması gereken teklifleri sunamadılar, çünkü bu durum makbul bir “hoca” olmamak anlamına geliyordu. Toplumdan karşılık görmek adına, toplumun düşük değer yargılarına yaslandılar; bu yüzden, topluma değişimi teklif edemediler.
Günümüzde, İslami kesimin yazarları ve çizerleri, çoğunlukla eleştirel bakış açıları yerine romantik bir yandaşlığı seçmişlerdir. Erdemli bir duruşa sahip entelektüeller taraf olabilirler, ancak yandaş asla olamaz. (Az da olsa, dünya menfaatleri uğruna savrulmayan, eğilmeyen, bükülmeyen ve duruşunu bozmayan düşünce adamlarını tebrik ediyorum. Allah onlardan razı olsun.) Taraf olmaktan yandaş olmaya nasıl evrildik? Belki de bu durum, ortamın sunduğu hal ve şartların getirdiği rantı kullanmamanın, enayi yerine konmuş olmalarından kaynaklandığı zehabına kapılmalarından ileri geliyor. Aslında bu, bir tür mahalle baskısıdır. “El alemin akıllısı sen misin, biraz da gel, sen de bu nimetlerden tat!”
Toplumun tüm kesimi olarak sıradanlaşmaktan kurtulmak mücadele etmeliyiz.Hatta bu durumu bir milli mücadele gayretiyle yapmamız gerekmektedir.
Sıradanlaşmak, popüler kültürün etkisinde olmak; gündemini başkalarının belirlemesine göz yummaktır. Popüler kültürün ve gidişatın etkisiyle hayatına anlam vermek, sıradanlaşmaktır.
Sıradan olmamak için, bireysel planların, programların, okuma hedeflerinin, entelektüel faaliyetlerin, davet ve tebliğ çalışmalarının ve gece hayatının, -zikir,-, tefekkür boyunu- olması gerekir. Sıradan olmamak, insanın aklını, düşüncesini, hedeflerini ve ideallerini toplumun gidişatına bırakmamak demektir; toplumsal baskılara boyun eğmemek demektir. Sıradanlaşmamak, bir yana bir bu yana savrulmamak demektir.
Sıradanlaşmamak, düşüncelerinin, inançlarının ve ufkunun toplum tarafından yönlendirilmemesi demektir. “El ne der?” dinine inanmamak, ne olursa olsun inandığın İslam ilkelerinden vazgeçmemek; istikamet üzere, kınayıcının kınamasından ve toplumsal tepkilerden çekinmemektir. Herkes sapsa bile, değişse bile değişmemektir.
Hz. Peygamber, sav gece dualarında Allah Teâlâ’dan şöyle yardım istemiştir:
“Ey Allahım! Kederden, (yersiz) hüzünlenmekten, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, ağır borçtan ve sıradan bir kimse olmaktan sana sığınırım.” (Buhari, Edeb’ü’l-Müfred, s.219)
Demek ki sıradanlaşmak kaçınılması gereken kötü bir durumdur.Bu hadisi öğrendikten sonra sıradanlaşma hakkımız elimizden alınmıştır. Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği (bir konuda karar verdiği) zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için, artık o işte kendi isteklerine (ve beklentilerine) göre (başka görüşleri) seçme ve tercih hakkı yoktur, olamaz!(Ahsab 36)
İnan bir insan sıradanlaşamaz. Bu konu artık kendi insiyatifinde de değildir.Sıradanlaşmamak artık onun için bir ibadettir.
İnsanı sıradanlaşmaktan kurtaracak olan, inançlarına olan sadakati, bağlılığı ve bedeli ne olursa olsun o inançlarını hayata geçirme gayretidir.